Başka Dünyalar da Var

Esra Okur - Monday, May 18, 2026

Bu yazı; arka bahçemi nasıl fark ettiğimi, çiçeklerinin beni nasıl büyülediğinİ, bir oyun bahçesine nasıl dönüştüğünü ve keşfedilmemiş dehlizleri için halen ne kadar da heyecan dolu olduğumu anlatıyor.

Image

24 Eylül 2006 tarihine kadar Hatay’a daha önce hiç gitmemiştim. Hayır, günlük tutmuyorum. Tarihi hatırlıyorum, çünkü Ramazan’ın ilk günüydü.

O tarihlerde İskenderun’daki arkadaşlarımızda buluşmuştuk. Bir akşam sohbet sırasında “Hatay’ı Esra da mı görse” denildi. İyi ki de denildi, hepsi sağ olsun.

O gün, hayatıma farklı pencereler açacak olan, harika bir yolculuğa ilk adımlarımı attım.

Ertesi gün Hatay’daydık. Şehri gezerken arkadaşlar bu kez de dediler ki “Burada Hristiyanların ilk kilisesi olduğuna inanılan bir mağara var, bir tane de arkeoloji müzesi var. İkisi de bilinir ve müze de hayli büyük, görmek ister misin?”.

Çok aşîna bir merak ile “Tamam, olur” dedim. Daha önce de elbette müze ya da ören yeri ziyaretlerim olmuştu. Ama gördüklerime hayranlık ve daha da artmış bir merak ile tamamladığım ilk tarihi yer gezilerimdi diyebilirim.

Belki de bu ziyaret, hayatıma bıraktığı iz sebebi ile şu an “ilk olduğunu” düşünmeme ve öyle hissetmeme vesile oluyordur.

Önce kiliseye gittik.

Hz.İsa’nın 12 havarisinden birisi olan Aziz Petrus’un MS 29-40 tarihleri arasında, bugün Hatay’ın merkez ilçesi olan Antakya’ya geldiğinde ilk vaazını verdiği ve cemaatin ilk kez burada “Hristiyan” adını aldığına inanılan Saint Pierre Kilisesi’ne. Katolik, Ortodoks ve Protestanlık mezheplerine ayrılmadan önce Hristiyanlık’ın ilk kilisesi olduğuna inanılan Saint Pierre’e..

Saint Pierre Kilisesi Anıt Müzesi, Antakya, Hatay.
Saint Pierre Kilisesi Anıt Müzesi, Antakya, Hatay.

Kiliseye girdiğimizde, beni içine alan derinliği karşısında tüylerimin diken diken olduğunu çok net hatırlıyorum. Önce biraz ürperdiğimi, sonra bir süre şaşkınca etrafa öylece baktığımı ve sonunda hayaletlerle konuşmaya başladığımı da. Bir zamanlar burada toplanan Hristiyanların, baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları düşünülen, mağaradan dağa doğru açılan tüneli gördüğümde ise onlarla sohbeti bayağı bir koyulaştırdığımı da.

Etkilenmiştim.

12. ve 13. yüzyıllarda, ön cephesine Haçlılar tarafından yapılan ek inşaatla gotik tarza dönüştürülen bu kilise, 1963 Yılında Papa VI. Paul tarafından da Hac Merkezi olarak ilan edilmişti.

Saint Pierre Kilisesi, Antakya, Dış Cephe Görünümü.
Saint Pierre Kilisesi, Antakya, Dış Cephe Görünümü.

Hac merkezi deyince... O gün oruç olduğumu da belirtmek isterim. Belki de dinimce yaptığım ibadetim ile İslamiyet’ten önce var olan semavi dinin bu kutsal mabedini ziyaret emek, o gün bana, uğruna yollarına düşeceğim bir neden için feyz vermiştir. Şu an buna içtenlikle inanıyorum.

Saint Pierre Kilisesi’nden huşû içinde ayrıldıktan sonra, şehirdeki arkeoloji müzesine geçtik. Böylesi bir mozaik koleksiyonu daha önce görmemiştim ya da gördüysem de detayları beni içine bu denli çekmemişti.

Bu kadar ince işçilikle böylesi devasa kompozisyonların yapılmış olmasına çok şaşırmış ve içimden, “Yahu bu insanların hiç mi işi gücü yokmuş da bunlarla uğraşmışlar, deli işi bu!” demiş ve kendi kendime sormuştum, “Bir evin zemini için bu kadar özen neden...?".

Yakto Mozaiği, MS 5. yüzyıl, Hatay Arkeoloji Müzesi (2006).
Yakto Mozaiği, MS 5. yüzyıl, Hatay Arkeoloji Müzesi (2006).

Her birinin bugüne kadar gelmesine daha çok şaşıran iç sesim söylenmelere değil de sorulara devam etmişti: “Bunları bir bütün olarak mı bulmuşlar, yoksa parça parça bulup mu birleştirmişler? Arkeologlar da deli olmalı!”

Sonradan öğrendim ki, yapanların işleri güçleri çokmuş. Bu mozaiklerin yapıldığı villaların sahipleri ise zenginlik, güç, entelektüelite ve zevk sahibi insanlarmış.

Yapılanları araştıranlara gelince... Onlar başka, bambaşka, hatta fantastik bir dünyanın insanlarıymış.

Mozaikleri geride bırakıp müzenin diğer alanlarına doğru geçtik. Müzedeki şaşkınlık halim meğer henüz noktalanmamıştı.

Bir odada sergilenen ve MS 3. yüzyıla tarihlenmiş olan Antakya Lahdi’ni gördüm. Odaya girdiğiniz an, zaten gözünüzün başka bir şeye takılması mümkün değildi. Lahdin kendi görsel zenginliği ve etkileyiciliği bir yana; müze, bu güzelliği daha da görünür hale getirmek için sergi odasını doğru bir ışıklandırma ile tasarlamıştı.

Yine sonraları, Müzeciliğin de bir ilim olduğunu bildim. Hatay Arkeoloji Müzesi bu işi çok iyi kotarmıştı.

Antakya Lahdi, MS 3. yüzyıl, Hatay Arkeoloji Müzesi.
Antakya Lahdi, MS 3. yüzyıl, Hatay Arkeoloji Müzesi.

Tabi o zamanlar terminoloji fukarası bendeniz, Pan’mış Satyr’mış bîhaberdi. Lahdin üzerindeki tüm figürlere sadece öylece baktım. Tarihi kronolojiye hâkim olmayı bırakın, konuya da pek ilgim olmadığından, tarihlendirme-tarz bağlamına dikkat bile etmedim.

İlmine ve bilgisine sahip değildim ama Hatay Arkeoloji Müzesi’nde gördüğüm istinasız her şeye ama her şeye hayran kalmıştım.

…..

O tarihten itibaren, gittiğim her eski/yeni yerde, bir ören yerini ya da müzeyi ziyaret etme dürtüsü hep benimle birlikte seyahat etti. Daha o ile gitmeden “Acaba burada bir ören yeri var mı, tarihi kalıntılar bulunuyor mu, müzesi nasıl” gibi ön saha araştırmaları yapmaya başladım. Adının saha araştırması olduğu da sonradan öğrendiklerim arasında.

Artık kütüphanemin, Gombrich’in Sanatın Öyküsü adlı kitabı ile oluşmaya başlamış, yeni ve çoğalan bir bölümü vardı. Bu arada kitap, bu evrene global bir bakış atmanız ve yola nereden devam etmek isteyeceğinize karar vermeniz için harika bir kaynaktır.

.….

Ben Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri mezunuyum. Lise yıllarında Hukuk Fakültesi okumaktan vazgeçmiş ve fakat bölümünün üçüncü yılında altı dersinin hepsi de hukuk olmuş, bölümünden “bir bitsin artık” tadında mezun olmuş bahtsız bir öğrenciydim. Tabi bugünden baktığımda, o sıkılmışlığımda şunun da etkisi vardı: 2000’li yıllarda bölüm henüz yüzünü modern İnsan Kaynakları alanına dönmemişti. Hoş, İnsan Kaynaklarının modernitesi bugün halâ tartışılabilir bir nokta. Benim bölümüm yüzünü dönememiş ne olur..

Benim anne tarafım mâ ile 657’li bir kültürden gelmekte, yani devlet memuriyeti konusunda bir aile. Annem de devletin çok iyi kurumlarından bir tanesinde çalışırken evlenmeye karar verip işten ayrılmış. Ev hanımı bir profilde bizi büyütmüş görünse de sizi temin ederim, kardeşim ve ben devlet memuru bir annenin evlatları olarak yetiştirildik.

Dolayısıyla uzmanlık şöyle dursun kariyer makasında, memuriyet ve özel sektör şeklinde iki yön olduğunu, ben üniversiteden çok uzun süre önce öğrenmiştim.

Diğer yandan, bölümüm de beni memuriyete itiyordu. Ama benden, devlet memuru olmazdı. Seçimimi yapar yapmaz da dördüncü sınıftayken profesyonel kariyerime bir özel bankada başladım.

Okul, kariyer başlangıcı, sosyal çevre derken uzun yıllar Ankara’da yaşadım.

Güneş Kursu, Alacahöyük, MÖ 2500-2250, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.
Güneş Kursu, Alacahöyük, MÖ 2500-2250, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.
Güneş Kursu, Alacahöyük, MÖ 2500-2250, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.
Güneş Kursu, Alacahöyük, MÖ 2500-2250, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara.

İlk yetişkinlik yıllarımı orada geçirmiş olmanın, sahip olduğum özdeğer bilincime ve entelektüel vizyonuma katkısı çok büyük ve derindir.

Su Perileri Heykeli, Cer Modern, Ankara.
Su Perileri Heykeli, Cer Modern, Ankara.

Kültür-sanat faaliyetlerinin merkezlerinden bir tanesi ve düzenli yaşam formunun direkt olarak tanımı olan başkentte yetişmiş olmayı, kendim için güzel bir kısmet olarak adlandırıyorum.

Kuğulu Park, Ankara.
Kuğulu Park, Ankara.

15 yıl süren Ankara yaşantımda kültürel birikimim ile birlikte kariyerim de dikeyde bir büyüme ile ilerledi ve kariyerim yıllar sonra, bir anlamda kürkçü dükkânına geri döndü. Son mesaili çalışmam, bir özel işletmede Bölge İnsan Kaynakları Müdürü pozisyonuydu.

2010 yılı ortalarında, heybemdeki zenginliği işlemek için tekrar doğduğum topraklara, denize döndüm, Antalya’ya.

Konyaaltı, Antalya.
Konyaaltı, Antalya.

Mesleğime, kendi şahıs firmam çatısında devam etmeye başladım. Projeler, seyahatler, yeni işletmeler, devinen konular, yeni katılımcılar derken… Bugün, tam 20 yıldır; iletişim temelinde evrensel bilgiyi paylaştığım eğitim, güçlü sorular ile bireylere ve takımlara yol arkadaşlığı yaptığım koçluk ve organizasyon yapılarına mentorluk yaptığım çalışmalarım devam ediyor.

…..

2005 yılındaki o huzurlu ziyaretin ardından, tatil zamanlarımda o yerin kültürel dokusunu görmek için de illâ ki itina göstermeye başladım. Anadolu’daki kültür tarihi katmanını fark ettikçe merakım arttı. Bir zaman sonra iş seyahatlerim de öyle bir hâl aldı ki, merakımdan haberdar olan çözüm ortaklarımın yöneticileri ya da konuşma yapmak için gittiğim üniversitenin öğrencileri “Hocam, eğitim sonrası sizi şu tarihi yere götüreceğiz, burada da şöyle bir ören yeri var” gibi planları benim yerime yapmaya başladılar.

Osmanlı-Rus-Ermeni Mimarisi Örneği, Kars.
Osmanlı-Rus-Ermeni Mimarisi Örneği, Kars.

Bazen unuttukları ya da zamanımız yetmediği için gidemediğimiz yerler olurdu. Bana “Esra Hanım aslında şurası da vardı, oraya da gitseydik” gibi cümleler kurduklarında; gönüllü bir yol arkadaşlığını tam olarak yerine getirememiş olmanın, yüzlerinde bıraktığı o üzgün his kaybolsun diye şöyle bir yöntem geliştirmiştim. Onlar hayıflanmaya başladığı an “E bir dahaki sefere de oraya gideriz” diyordum. Böylece konu bir anda, bir dahaki ziyaretimin ne zaman olacağına odaklanıyor ve sorular başlıyordu. Ben de cevaben diyordum ki “Şu an belirli bir zaman yok. Ama böyle söyleyeyim ki bir daha bir daha geleyim” diyordum. Gülüşmeler ile ayrılmak onlara ettiğim bir teşekkürdü aslında. Çünkü, sağ olsunlar, en iyi rehberler o yerin insanları olarak onlardı.

Nemrut Ören Yeri, Adıyaman.
Nemrut Ören Yeri, Adıyaman.

Aslında yöntem de onlar için değildi. Bu olumlama hali, gitmiş ve görmüş olduğum yerler için de beni yolda tutuyordu. Bana kalırsa bu durum bir tılsım haline de gelmişti.

Çünkü bir düşünün; Kazakistan ve Kırgısiztan’a gidip vize sorunu sebebi ile Özbekistan’ı göremeden geri dönmek, 3 ay sonra Özbekistan devlet yönetimi değişince vize uygulamasının güncellenmesi, Kazakistan’a ilk ziyaretimden tekrar üç ay sonra gidecekken 10 ay sonra gitmem ve bu kez bir sırt çantası ile Özbekistan’ı da arşınlamam… Bu durumun başka türlü bir açıklaması nasıl olabilir ki. Sorarım size.

Uzmanlığım çatısında da anlattığım bu tılsım konusu, elbette sadece dilden gelen olumlamadan ibaret değil. Niyetle birlikte yapmayı istediğin şeyi tüm duyularınla yaşamak, yani tahayyül etmek meselesi (Manifestlemek ile Tahayyül Etmek aynı olgular değildir) konunun bam telini oluşturur. Çünkü ancak hayatı algılamanı sağlayan duyuların niyetine hizmet ederse eyleme geçmek için kendine nedenler bulursun. O nedenlerde kararlılıkla durursun ve eyleme geçersin. Niyetini de ancak eylem ile gerçekleştirebilirsin. Yani istedikçe, “nasıl olurdu”yu canlandırdıkça, gerçeklik daha görünür hale gelir. Tahayyül etmenin, kişiyi cesaretlendirecek ve onu daha güvende hissettirecek bir yanı da vardır: Gerçekliği olmayan istek; görünür, duyulur, hissedilir hale gelmez.

O zaman bu noktada şöyle de diyebiliriz. Söylemlerim tılsım haline gelmemişti. Şuurlu seyahatlerimi bir tılsıma dönüştüren bendim.

Seyhun Nehri Kıyısında (Syra Darya), Kazakistan.
Seyhun Nehri Kıyısında (Syra Darya), Kazakistan.

İçimde yatan merakları tutuşturması için beklediğim kıvılcımı fark etmeyi tesadüf olarak adlandırmak ziyadesiyle saf bir düşünce olur. Çünkü “insan olarak yaşadığımız hiçbir şeyi unutmuyoruz” bilgisinden hareketle, aslında leb-i derya zihnimizde hangi ağları, hangi zamanlar için ördüğümüzü de fark edemiyoruz. İşte nöroplastisiteyi, yani düşünce yapısındaki değişim kabiliyetinin bir nimet olduğunu bilmek ve bu bilgiyi o kıvılcımla birleştirmek, yıllar içinde örülen iki ağın hayatıma yeni bir yön vermesi demekti.

Mesleğimin bana, benim de ona hizmet ettiğimiz bu hayat için sadece şükrediyorum. İnsana dair çalışırken benim de bir insan olduğumu bana her daim hatırlatan, ülkemde onlarca ili ve birkaç dünya şehrini yine onlarca güzel insanla keşfetmeme vesile olan mesleğime sadece şükrediyorum.

….

İnsanın yaradılışından o güne kadar biriktirdikleri üzerinden onunla bağ kurmamı sağlayan Profesyonel Koç şapkamda yoğunlaştığım yıllardı.

Kendime yeni bir soru sormaya başladım: “İnsan neden üretti?”

Şu an bu yazıyı okuyan ve akademik kariyerine devam eden herkes bilir ki; niş bir araştırma için önce peşinden gideceğimiz “cevaplanmamış bir soruya” ya da “henüz çözülmemiş bir soruna” ihtiyacımız vardır. Kendim için doğru yoldaymışım.

Bugün geriye, o soruyu sorduğum âna baktığımda diyorum ki “İçgüdülerimiz iyi ki var”. Ama bu yeterli mi, hayır değil. Çünkü daha da önemli olan bir eylem var: “İç sesimizi duymaya, cesaret etmek.”

Neyse ki cesurdum. O noktada fark ettim ki, işim sayesinde tüm Anadolu toprağını gezebiliyor olmak, bu toprağın hafızasını da tanımak için bana altın tepside sunulan bir fırsattı. Saint Pierre’de nail olduğumu düşündüğüm o his gerçekti. O ziyarette, bağ kurmuştum. Toprağım bir vesile bulmuştu ve beni kendisini tanımaya davet etmeye başlamıştı.

Bu süreç, içimdeki coşkuyu katlayarak 2015 yılına kadar böylece devam etti.

Efes Antik Kenti (Ephesus), İzmir.
Efes Antik Kenti (Ephesus), İzmir.

“İnsan neden üretti ?”

Bu soru aklımı ve kalbimi o kadar meşgul etmeye başladı ki… Okumalarım arttı ama konu artık sadece sanat ve kültür tarihi ile sınırlı kalmamaya; antropoloji, tarihi dönemlere ait sosyolojik gelişme ve ticari faaliyetler, karşılaştırılmalı tarih gibi konulara da kaymaya başladı.

Sonunda bu merak için ilim peşinden gitmeye karar verdim. Öğrenmek için içinde birçok disiplinin bilgisini barındıran, hepsinin evrensel bilgisine aynı anda ve tam olarak sahip olamasa da onların ışığı ve bilgisi olmadan var olamayan bir ana dal buldum kendime. Arkeoloji, Tarih, Sosyoloji, Sanat, Antropoloji, Psikoloji, Mimari, Felsefe, … gibi bilim dalları ile nefes alan bir ana dal: “Sanat Tarihi”.

Şen Ola Mezuniyet Şen Ola, Akdeniz Üniversitesi, Antalya.
Şen Ola Mezuniyet Şen Ola, Akdeniz Üniversitesi, Antalya.

2015 yılında, Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’ne tek tercihle girdim. Bölüm gündüz öğretimdi. İşim, ah çok şükür işim, yine bana hizmet etti. Bağımsız çalışmanın tüm takvim ayarlama konforundan faydalandım ve ben bir okudum, bir öğrenci oldum… İnanılmazdı. Allah’ım ne kadar doğru bir karar vermiştim. Karar, ne kadar doğru bir zamanı beklemişti. Aslında beklemişti demek bana haksızlık olur. Çünkü devine devine karara bir ırmak gibi ben akmıştım.

O yoğun iş temposunda devam zorunluluğunda okunan dört yıl, kimileri çocuğum olacak yaşta tüm sınıf arkadaşlarım için “Esroş” olmak, Hocalarımın merakıma ve emeğime verdiği destek, yurt içinde katıldığım Uluslararası ve Öğrenci Sempozyumları, unutulmaz Orta Asya seyahatim, … Serüvenimin ritmi giderek arttı.

Derse yetişmeye çalışıyoruzdur. Sevim, Merve ben, Erkan.
Derse yetişmeye çalışıyoruzdur. Sevim, Merve ben, Erkan.

Spotify’da Prof. Dr. Celal Şengör’ün “Bir Elit Bilim İnsanı” isimli Poadcast’i vardır. Üstat kayıtlardan bir tanesinde diyordu ki; “Elbette maddi imkânlar önemli, ailem zengindi ve ben bu yüzden şanslıydım. Ancak, merak ve tutku olmazsa o da bir işe yaramaz.”

Saha ödevi sabahları.. Erkan, Rabia, Eren, ben, Armağan, Zeynep, Halil. Balibey Camii Ödevi, Antalya.
Saha ödevi sabahları.. Erkan, Rabia, Eren, ben, Armağan, Zeynep, Halil. Balibey Camii Ödevi, Antalya.


Gerçekten öyleydi. Kariyerin en yoğun dönemini böyle bir aşk ile birlikte yürütmek, saha ödevlerini en alamadığı konulardan ve uzaklardan seçip sırt çantası ile yollara düşmek, gündüz kaçırdığım dersler için akşam derslerine girip hocaları imzaya ikna etmek, üstten ders almak, başka bölümlerin hocalarını da ikna edip 5-6 derse daha katılmak, yeni nesil dostlar edinmek ve onlarla Kale İçi’nde kepirmek,… O dört yıl dostlar, ancak merakım ve tutkum sayesinde bu kadar güzel geçebilirdi.

Müze ziyaretlerim artık özlenesi bir rutindir, Pera Müzesi, İstanbul.
Müze ziyaretlerim artık özlenesi bir rutindir, Pera Müzesi, İstanbul.
Azerbaycan Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, Bakü.
Azerbaycan Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi, Bakü.

Seyahatlerim, artık çok daha bilinçli ve terminoloji doluydu. Kültür tarihine olan merakım; akademik temelin verdiği güçle daha şuurlu bir şekilde, kendi kurduğum bağlamlarla harmanlanarak bir spiral gibi genişlemeye, büyümeye ve örülmeye başladı.

Bigalı Köyü, Eceabat, Çanakkale
Bigalı Köyü, Eceabat, Çanakkale

Bölümden güzel bir derece ile mezun olmak da elbette başarıyı rakamlarla ifade eden bir fani dönem insanı için önemliydi. Mezun olduğum dönem, bir yüksek lisans maceram da oldu. Kabul edilen 10 öğrenci arasında yer aldım. Ama macera diyorum, akademinin bağımsızlara karşı takındığı tatsız tavırlar diyelim... Bir ara dedikodusunu yaparız.

Stephen King’in “Kara Kule” serisinde Jake’e söylettiği gibi: “Başka dünyalar da var”. Benim artık kocaman bir oyun bahçem ya da King’in romanlarında bahsettiği gibi bir diyârım ve başka dünyalarım vardı.

Bir mekân, kültürünü anlatan tarihi ile var olur. Sanat anlayışı altında bir yerde yapılmış olan her türlü üretim, mutlak suretle oradaki yaşam algısından izler barındırır. Zaten kültür tarihi dediğimiz olgu da o yerin yaşam deviniminin bir neticesidir. Ben hep mekânların katmanlı dokusunda, neden-nasıl bağlamında, güzelliğinin bir sonuç olduğu algısında kaldım.

Karahantepe, Şanlıurfa
Karahantepe, Şanlıurfa

Kültür tarihi dediğimizde bizim toprağımızda en zengin, derin ve eşsiz güzelliğimiz sanırım ve şüphesiz İstanbul. Herkes İstanbul’u bir sebeple sever, onunla bir bağ kurar. Yani sevgisi paylaşılmak zorunda olan sayılı sevgililerdendir İst

Şimal'im İstanbul
Şimal'im İstanbul

Onu yıllar içinde ben de çok sevdim. İstanbul sevgimi, ilgimi ve şehre olan heyecanımı hiçbir zaman saklamadım. Ona hep koşarak gittim, doya doya yaşayıp büyük bir mutlulukla geri döndüm. Beni hep kucakladı, bana hep öğretti ve sonunda bir mavi mühür ile beni mükafatlandırdı.. esranbul

Aramızdaki kozmik bağ ile bana gelen bu özel ismi sadece korumak ve sahiplenmek için marka tescilini aldım.

İlkokuldan itibaren folklor takımı, izci kulübü n(tırı vırı değil, gerçek izci), okul korosu, tiyatro kulübü, öğrenci toplulukları, okul kültür gezileri,… Sanat ve kültürel değerler her zaman benimle oldu. Başta ailem, bunu elinden geldiğince hep destekledi.

Yetişkinliğe geçtiğimde ilin neresi olduğu fark etmeksizin ben de sanatın ve kültürün peşinden elimden geldiğince koştum. Tiyatro, müzik, opera dinleyicisi ve izleyicisi olmak hayatımın parçası oldu.

Çook küçük yaşlarda TRT Pazar filmlerinin sonunda seslendirenlerin kim olduğunu hayranlıkla takip eden kulağım ve kalp atışlarım, beni yıllar sonra dublaj-seslendirme akademilerine öğrenci olmaya taşıdı. Akademileri diyorum, tadını almama bir yetmedi, iki tane oldular.

Hayatımda belki her şey vaktinde olmadı ama oldu. En tatlı anında oldu ki, şimdi yazarken bana fantastik bir dünyadan çok cici bir masal anlatıyorum gibi geliyor.

Ve dahası… Masal devam ediyor.

esranbul için marka tescilini aldığım sıralarda; Nevşehir Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden güzel dostum Gamze’m, onu ziyaretim sırasında müzik dinleme düşkünlüğümü fark edip bana doğum günümde akustik gramofon hediye etti.

İşte o hediye bende şehirlerin kültür tarihine doğru tematik ve ikonik bambaşka bir diyarın ilk sayfasını açtı.

Çokk yakın bir zaman sonra Teyzoşum, yetenekli ellerinden ve güzel bakışından çıkan seramik ve ahşap süslemeler yaparken bana da feyz oldu. Onun elini bana vermesi ile ellerim, esranbul temalarının renkleri ile boyandı.

e s r a n b u l  Atölye
e s r a n b u l  Atölye

Uzmanlığıma dair profesyonel çalışmalarım insan odağında devam ederken tarihin ikonik anlarını, tasarımlarım ve öykülerim ile sarmalamaya başladım.

Bu sayede sizlerle buluştum ve çok heyecanlıyım.

Sevgilerimle 💙

Esra.